Skip to content
← Back to Blog
zihin-ve-farkindalik 5 min read ✍ Leyla Cilasun aksoy

BENİM RABBİM/Elif Leyla Cilasun

BENİM RABBİM/Elif Leyla Cilasun

BENİM RABBİM

Benim Rabbim var, O bana yeter. Huzuru, rahatlığı, güveni… Ne de güzel bir duygudur. Karşıdaki varlıklardan ne gelirse gelsin bilirsin, eminsindir Rabbindendir ve o kadar huzurlusundur ki her şey olması gerektiği gibi mükemmeldir. Çünkü Rabbin öyle bir bilinç lütfetmiştir ki yolculuğunun başında kendini sana yansıtarak; göre göre, canın acıyarak, “her şeyi tamam kabul ediyorum” dedikçe rahatlatarak ve olgunlaştıkça artık ne gelirse gelsin etkilenmeyerek… Kim neyi söylüyorsa kalbini yansıttığının bilgeliğiyle zerre kadar etkilenmezsin.

Emin beldesindesindir artık… Ve etkilenmediğin, huzurda kaldığın her an “Ohhhh Rabbim, şükürler olsun.” dersin.

Yaşadıkça ve yaşadıkça Kur’an-ı Kerim’deki her bir ayeti daha çok idrak edersin. “Rabbim,” dersin, “ne kadar muazzam bir sistem yaratmışsın. Âşık olmamak mümkün değil.” Gayretle şahit olunabilecek bir aşktır bu… Bu aşka şehadet edemeyen bir kalp ne kadar da yitiktir, boştur, anlamsızdır…

Kelimelerle anlatılmayan bu aşkı öyle derinden yaşarsın ki ağzından çıkan her söz için eleştirilirsin, yargılanırsın ama asla vazgeçmezsin. Çünkü Rabbim sadece kendine yönelen bir kalbi üzmez, yıpratmaz, dokundurmaz ve o kalpten sadece sevgi çıkar; karşıdan ne gelirse gelsin…

Ve dersin ki:
“Rabbim, bir elime güneşi, bir elime ayı da versen yine vazgeçmem, yine vazgeçmem.”
Rabbim, bu ne güzel bir aşk…

İnsan, dünya denen bu rüyada maddeye o kadar bağlanmıştır ki, sahiplenmiştir ki aslını, yani manasını, yani hakikatini hissetmez hâle gelir. Rabbi ile arasındaki perdelere tutundukça hakiki kendinden ve Rabbinden uzaklaşır. Bu uzaklaşma ile aslında yaşamayı es geçer; farkında değildir.

“Çalışıyorum, para kazanıyorum, şu eğitimim var, bu eğitimim var, geleceğimi garanti altına alıyorum.” zannına düşer. Aslında garanti dediği her şey onun bir prangasıdır, hapishanesidir. Bu prangalar yüzünden gerçeği okuyamaz.

Namaz kılar, Kur’an-ı Kerim okur, dua eder ama yine de huzuru bulamaz. Çünkü bu ibadetleri bile bir çıkar üzerinedir. Ya dünyada daha çok kazanayım, mutlu olayım, kazandım zannettiklerimi kaybetmeyeyim ya da ölünce cennete gideyim, cehennemde yanmayayım…

“Kalplerdekini en iyi ben bilirim.” demez mi Rabbim? O bilir ama ya insan kendi kalbindekini bilir mi? Bakar mı hiç oraya?

Yaşadığı her olumsuz şeyde ya Allah’a isyan eder ya da karşısında suçlu arar. İyi olanı kendinden bilir, olmayanı “Allah’tan geliyor, ne yapayım?” der ya da karşısındaki insanları suçlar: “Sen yaptın, senin yüzünden.”

Neden kendine dönüp bakmaz ki insan? Egosu, nefsi buna izin vermez değil mi? Kendi içindeki karanlığı görmek istemez; görse de kabul etmez. “Dışarıda gördüğüm her şey benden çıkıyor olamaz.” diye yüzünü gerçekten sakınır.

Aslında bir cesaret edebilse insan… Ki bu çok büyük bir cesarettir. (Gayret denilen şey de budur zaten; yoksa dışarıda çabalamak, debelenmek değildir asla.) Bir kere cesaret edip niyet edince ve buna gayret ekleyince işte asıl yolculuğu başlar.

Önce dışarıda gördüğü her insanın kendi yansıması, içinde göremediği her duygu ve düşüncenin bir gösterimi olduğunu kabul eder. Bu kabulle öyle bir eğitilir ki iğne deliğini bile kendinden ayrı göremez.

İlk başlarda çok sancılı geçer bu süreç. Eskiden yargılayıp suçlayıp kurtulduğunu sanıyordu aklınca ama şimdi sorumluluk almıştır. Ama bu sorumluluk öyle kutsaldır ki her kabul edişinde Rabbine daha yaklaştığını hisseder iliklerine kadar.

İnişli çıkışlıdır. İlk başta “etkilenmiyorum” der etkilenir, “etkileniyorum” der etkilenmez. Çünkü hâlâ bir yorumu vardır olaylara, durumlara…

Ama çıktığı bu yolu asla terk etmek istemez. Bir kez hissettirilmiştir çünkü bu huzur. Gayret ettikçe onu sıkıntıya sokan her şey kaybolur ya da kaybolmasa da etkilenmez hâle gelir.

Ne yaşarsa yaşasın yüzünü Rabbine döner ve aynı olayı yaşayan insanların azabını kendi huzuruyla kıyasladıkça daha da emin olur:

“Doğru yoldayım… Sırat-ı Müstakim.”

Önceleri en yakınlarına anlatmaya çalışır:
“Sen şu an yaşamıyorsun ve gördüklerinde senin içinde fark edemediklerin var. Sen dışarıda çözmeye çalıştıkça daha büyük sıkıntıya gireceksin. Yargıladığın, eleştirdiğin, terbiye etmeye çalıştığın her insan sensin. Rabbin sana ‘bana dön’ diyor. Dışarıdaki her şey senin ufacık aklınla, duygularınla, tutunduklarınla, ‘benim’ dediklerinle beni, yani Rabbini perdeliyor. Gör onları, fark etmen yeter. Bana dön; ben seni arındırayım ve seni ilk yarattığım gibi saf, temiz olarak benim halifem olarak ve en önemlisi insan olarak yaşama döndüreyim.” diye anlatır.

Ve kalplerdekinin kim olduğunu idrak ettikten sonra “yargılayamam, eğitemem, terbiye edemem” diyemez; susar, kalır. Bilir ki Allah daha fazla konuşmasına izin vermedi.

Allah nefsini bilmeyene kendini bildirmezdi.

Karşısındaki insan egosunun o kadar esiri olmuştur ki hemen “Ben biliyorum, anlıyorum ama Allah bize akıl vermiş; bu akılla ben kazanırım, çalışırım, seçimler yaparım. Eee, böyle hayat ilerlemez ki.” diye sayıklar.

Aslında şu an yaşamadığını, hâlâ derin bir kabusta olduğunu idrak edemez.

Bilmez ki “ama” diye başladığı her cümle, “ben bu konuya âmâyım”ın yani görmüyorum, duymuyorum, hissetmiyorumun yansımasıdır.

Karşısındaki insanı dinlemez bile; kendi “biliyorum” dediklerini ispatlamaya çalışarak, karşısında hakikati anlatan kişinin Allah’ın sözleri olduğunu fark etmeden.

Çünkü uyanan insan kendi ağzından çıkan her kelimenin Allah’tan olduğunu bilir ve “ben biliyorum, benim bilgilerim” diyemez.

O yüzden de kendi ağzından çıkanlara da karşısından gelenlere de razı olur.

Ve artık vazgeçer anlatmaya çalışmaktan… Çünkü bu yola her şeyi bırakacağına söz vererek çıkmamış mıydı?

Aslında Rabbi ona anlatırken gelen itirazlarla da bunu gösteriyordu: “Vazgeç,” diyordu. “Tuttuğun kişiyi de bırak. Ben izin vermezsem anlayamaz.”

Kendi ilk hâllerine şahit oluyordu ve şahit oldukça insanların kendilerini ne kadar ziyan ettiklerini idrak ettiriyordu.

Her şeyin Allah’tan geldiğine gönülden inanmayan bir insana hiçbir şeyi gösteremeyeceğini gösteriyordu.

Dua edebilirdi sevdiklerine… Uyansınlar diye, yola birlikte devam edebilmek için.

Uyanan insanın etrafında olan her şey “Emin misin? Hâlâ çabalayacak mısın yoksa teslim misin?” diyenin idrakiyle… Etkilenmediği her olay bir ispat niteliğindedir.

Ayna artık onun için tekbir olan Allah’tır.

“Rabbim, senden gelen her şeye razıyım.” der ve yola devam eder.

Dua ile…

Artık içerisi, dışarısı, yukarısı, aşağısı diye bir ayrım kalmamıştır.
Her şey O’nun birliğidir, tekliğidir.

Elif Leyla Cİlasun

Loading...

Author

Leyla Cilasun aksoy

View Profile →