Kendime Yolculuk (2) Yanlış Anlaşılma Korkusu
Bir süre kontrol ihtiyacını çalışınca, altında daha derin bir şeyin kıpırdadığını fark ettim. Kontrol bazen “düzen” gibi, bazen
“sorumluluk” gibi, bazen “iyilik” gibi görünüyordu ya… İşte onun altında çoğu zaman çok daha sessiz bir tema yatıyordu: yanlış anlaşılma korkusu.
Bu duyguyu farkedip yüzleşebilmek, sonra onu kabul edip ilerleyebilmek yazıldığı kadar kolay değil maalesef…
Üstelik işini o kadar güzel yapıyor ki kendini “mantık” diye giydiriyor, kamufle oluyor resmen.
Herşeyi “Doğru anlatayım.” “Net olayım.”
“Kendimi iyi ifade edeyim.” “Kimse kırılmasın.” “Arkamdan yanlış düşünmesinler.” Bunlar dışarıdan bakınca olgunluk gibi duruyor değil mi?
Ama içeride bazen bambaşka bir şey çalışıyor: “Beni yanlış anlarlarsa güvende değilim.”
Yanlış anlaşılma korkusu bende en çok şu şekillerde ortaya çıkıyordu:
Sürekli açıklama yapma ihtiyacı
Bazen bir konu kapanmış olsa bile içimde kapanmıyordu. “Tam anlaşıldı mı?” diye geri dönüp tekrar açıklama yapıyordum. Hatta
bazen karşı taraf “tamam” dese bile ben rahat edemiyordum. Çünkü mesele onun anlaması değil; benim içimdeki “ya yanlış anladıysa”
alarmıydı. Ve şimdi en önemli kısmı söyleyeyim: Yanlış anlaşılma korkusu, bir süre sonra sadece iletişimi değil, hayatı yaşama biçimini de
değiştiriyor. İnsan karar verirken bile kendi kalbini değil, başkasının zihnini yönetmeye başlıyor. “Bunu yaparsam ne derler?” “Bunu
söylersem nasıl görünür?” “Bunu seçersem beni ne sanırlar?” Böyle böyle insan fark etmeden kendini geri çekiyor. Oysa hayat, her zaman
anlaşılacağın bir yer değil. Ben bunu fark ettiğimde kendime çok dürüst bir soru sordum: Ben gerçekten anlaşılmak mı istiyorum, yoksa yanlış anlaşılmaktan mı
kaçıyorum? Çünkü ikisi aynı şey değil. Anlaşılmak kalpten bir ihtiyaç; yanlış anlaşılmamak ise çoğu zaman sinir sisteminin güvenlik arayışı.
Yanlış anlaşılmamak için yaşadığında, aslında sürekli tehlike varmış gibi yaşıyorsun.
Bedenimde bunu çok net görüyorum. Yanlış anlaşılma ihtimali doğduğu an göğsüm daralıyor, nefesim kısalıyor.Ve zihin hemen şunu diyor:
“Açıkla. Düzelt. Kontrol et.” İşte kontrol duygusu burada devreye giriyor. Çünkü kontrol, yanlış anlaşılma riskini “sıfırlama” hayali satıyor. Ama bu hayal gerçekçi değil.
İnsan her şeyi kontrol edemez. Herkesin algısını yönetemez. Herkes aynı
yerden dinlemez.
Bende dönüşüm şuradan başladı: Kendime şunu söylemeye başladım:
“İyi niyetimi kanıtlamak zorunda değilim.”
“Her şeyi açıklamak zorunda değilim.”
“Herkes beni doğru anlamayabilir ve bu, benim değerimi azaltmaz.”
Bu cümleler bir anda her şeyi çözmüyor. Ama içimdeki alarmı azaltıyor. Çünkü yanlış anlaşılma korkusu aslında şunu söylüyor:
“Sevilmek için doğru anlaşılmalıyım.” Ben de yavaş yavaş başka bir yere geçiyorum: “Ben niyetimde temiz kalayım, sözümde edepli
olayım; gerisi herkesin kendi algısı.” Bu bir umursamazlık değil. Bu bir öz-saygı.
Belki sen de kendinde bunu görüyorsun:
Bir şey anlatırken kendini çok yoruyorsun.Bazen bir cümleyi “daha doğru” söylemek için defalarca başa
sarıyorsun. Bazen sırf yanlış anlaşılmamak için susuyorsun.Bazen de yanlış anlaşılmamak için “kendin gibi” bile davranmıyorsun.
Eğer öyleyse, yalnız değilsin. Çünkü bu korku çok insani. Ama şunu da bil: Yanlış anlaşılma korkusu azaldıkça, hayatın içinde daha çok yer
açılıyor. Daha kısa konuşabiliyorsun. Daha net durabiliyorsun. Daha az açıklama yapıyorsun. Ve en önemlisi… daha çok “kendin”
olabiliyorsun.
Kontrolcülüğün altındaki bu temayı yazmak istedim.
Çünkü çoğumuz hayatımızın büyük kısmını yanlış anlaşılmamak için
yaşıyoruz… ve bunu fark ettiğimiz gün, gerçekten yaşamaya
başlıyoruz.
Sevgiyle…
Hande ÖNEN
Yükleniyor...