İçeriğe geç
← Blog'a dön
zihin-ve-farkindalik 5 dk okuma ✍ Gülay Okuyucu

TESLİM OL/Elif Leyla Cilasun

TESLİM OL/Elif Leyla Cilasun

Ülkeler, milletler, ırklar; toplumlar, aileler ve bireyler olarak içinde bulunduğumuz bu dünya âlemi, aslında bir düşüş değil, bir hatırlayış yolculuğudur. Her birimiz, farkında olsak da olmasak da, Tekbir bilincine — yani birliğin idrakine — doğru ilerleyen bir yolun yolcusuyuz. Bu yol, dışarıdan bakıldığında karmaşık, çelişkili ve çoğu zaman yorucu görünür. Oysa özünde son derece sade bir hakikati barındırır: Kendine dönmek.

İnsan, bu yolculuğa bilmeden başlar. Doğar, öğrenir, biriktirir, tutunur. Kim olduğunu sandığı şeylerin etrafında bir kimlik inşa eder. Ailesinden, toplumdan, inançlardan, korkulardan ve deneyimlerden parçalar toplar. Bu parçaların her biri, zamanla “ben” dediği yapıyı oluşturur. Fakat bu “ben”, çoğu zaman hakiki olan değildir. Daha çok, bir araya gelmiş kabullerin, korkuların ve alışkanlıkların bir toplamıdır.

İşte yolculuk tam da burada başlar. Çünkü insan bir noktada şunu fark eder: Bunca yükle yürümek mümkün değildir. Her durakta biraz daha ağırlaşır, biraz daha yorulur. Ve bir an gelir, taşıdıklarının kendisine ait olup olmadığını sorgulamaya başlar. İşte o an, dönüşün ilk kapısı aralanır.

Bu yolculukta mesele öğrenmek değildir sadece. Hatta belki de asıl mesele, öğrendiklerini bırakabilmektir. Çünkü hakikat, çoğu zaman yeni bir bilgi eklenerek değil, var olanın çözülmesiyle açığa çıkar. İnsan, bildiklerini bıraktıkça hafifler; hafifledikçe görmeye başlar.

“Bitmek” kelimesi burada devreye girer. Çoğu insan için korkutucudur. Çünkü bitmek, yok olmak gibi algılanır. Oysa burada kastedilen yok oluş değildir; aksine, sahte olanın çözülmesidir. Sana ait olmayan düşüncelerin, duyguların, yüklerin yavaş yavaş erimesidir. Bir kabuğun çatlaması gibi… İçindeki hakikatin ortaya çıkabilmesi için, o kabuğun dağılması gerekir.

Nefs, zihin, ego… Adı ne olursa olsun, insanın içinde sürekli kendini var etmeye çalışan bir yapı vardır. Bu yapı, kontrol etmek ister, yönetmek ister, anlamlandırmak ister. Her şeyi kendi merkezine alır ve “ben” diyerek kendini sabit tutmaya çalışır. Oysa bu yapı, kalıcı değildir. O, bir yansıma, bir araçtır sadece.

Fakat ilginç olan şudur ki, bu yapı aynı zamanda yolun da bir parçasıdır. Yani nefs, düşman değildir. O, bilinmesi gereken bir aşamadır. İnsan, nefsi tanımadan onu aşamaz. Bu yüzden yolculuk, bilmeden başlar ama zamanla nefsi bilmeye evrilir.

Nefsini tanımaya başlayan insan, içindeki savaşları fark eder. İstemekle vazgeçmek arasında, kontrol etmekle bırakmak arasında, korkuyla güven arasında gidip gelir. Bu gelgitler, yolculuğun doğal parçalarıdır. Çünkü her fark ediş, bir çözülmeyi beraberinde getirir.

Elif Leyla Cİlasun

Denir ki: “Nefsini bilen, Rabbini bilir.”

Bu söz, sadece bir bilgi değildir; bir deneyim çağrısıdır. Çünkü insan, kendini gerçekten tanımaya başladığında, sandığı şey olmadığını fark eder. Ve bu fark ediş, onu özüne yaklaştırır.

Bu yol düz bir çizgi gibi ilerlemez. Daha çok spiral bir hareket gibidir. Aynı noktaya tekrar tekrar geliyormuş gibi hissedersin, ama her seferinde biraz daha derinden, biraz daha farklı bir yerden bakarsın. Her katmanda yeni bir anlam açılır. Her çözülmede yeni bir alan doğar.

İnsan çoğu zaman “anladım” dediği yerde durmak ister. Çünkü anlamak, zihne bir güven verir. Ama bu yolculukta “anladım” demek, çoğu zaman bir yanılsamadır. Çünkü hakikat, zihnin kavrayabileceği bir sınırın ötesindedir. İşte bu yüzden, gerçek ilerleme; anladığını sandığın şeyi bile bırakabilmekle mümkün olur.

Tam da bu noktada teslimiyet devreye girer.

Teslim olmak, pes etmek değildir. Aksine, en derin farkındalık halidir. Kontrol etme ihtiyacının bir illüzyon olduğunu görmek, her şeyi oldurmaya çalışan yapının aslında yorucu bir çaba olduğunu idrak etmektir. Teslimiyet, olanı olduğu gibi kabul etmek değil; olanın ardındaki düzeni sezmeye başlamaktır.

Nefis için teslim olmak zordur. Çünkü varlığını sürdürmek ister. Ama bir noktada, bütün çabalarının yetersiz olduğunu görür. İşte o an, gerçek bir secde başlar. Bu, fiziksel bir hareketten öte, içsel bir eğiliştir. “Ben yapamam” demek değil, “zaten yapan ben değilim”i fark etmektir.

Ve nefis teslim olduğunda…

Bir şey değişir.

Sahte olan geri çekilir. Zorlayan, çabalayan, sürekli müdahale eden yapı sakinleşir. Ve onun gerisinden daha sessiz, daha derin bir varlık ortaya çıkar: Asıl insan.

Bu insan, artık mücadele etmez. Çünkü karşısında savaşacağı bir şey kalmamıştır. O, sadece görür. Tanık olur. Yaşanan her şeyi, yargılamadan, sahiplenmeden, direnmeden izler.

Bu bir boşluk değildir. Aksine, doluluğun en saf halidir.

Artık âlemle ilişkisi değişmiştir. Eskiden kontrol etmeye çalıştığı, anlamlandırmak için çabaladığı dünya; şimdi sadece deneyimlenen bir alan haline gelir. Ve bu deneyim, ilk defa gerçek bir tat bırakır.

Çünkü artık arada engel yoktur.

Ne geçmişin yükü, ne geleceğin kaygısı, ne de “ben”in bitmeyen sesi…

Sadece an vardır.

Ve o anda, insan ilk defa gerçekten yaşadığını hisseder.

İşte teslimiyetin hediyesi budur:

Zorlamadan olmak, çabalamadan akmak, aramadan bulmak…

Ve belki de en önemlisi;

ilk defa, gerçekten “kendin” olmak.

Yükleniyor...

Yazar

Gülay Okuyucu

Profili Gör →