Özdeşleşmeden Yaşamak/Murat Çetinkaya
ÖZDEŞLEŞMEDEN YAŞAMAK
İnsanın kendisini ve evreni anlamaya çalışması, çoğu zaman alışılmış düşünce kalıplarının dışına çıkmayı gerektirir. Şimdi farklı bir bakış açısı hayal edelim: Sanki hepimiz tek bir beyin hücresinin parçalarıyız. Her birimiz bu hücrenin farklı bir bölümünü temsil ediyoruz ve tıpkı bir görüntülü toplantıda birbirine bağlanan insanlar gibi, sinapslar aracılığıyla birbirimize bağlıyız. Aynı anda, aynı merkezde buluşuyor ve aynı alanı gözlemliyoruz; sanki hepimiz birlikte pineal alana bakıyormuşuz gibi.
Fakat bu beyin hücresinin içinde yalnızca bir gerçeklik yoktur. Her hücrenin içinde sonsuz sayıda evren ve dünya bulunur. Bu evrenlerin her birinde de yine sayısız versiyonumuz vardır. Üstelik bu versiyonların her birinin içinde de tekrar tekrar çoğalan yeni versiyonlar vardır. Böylece yapı, sürekli kendini tekrar eden bir fraktal düzeni andırır. Bir bakıma sekiz rakamının şekline benzeyen bir döngü oluşur. Bu nedenle aslında mutlak bir sonsuzluk fikrinden söz etmek zorlaşır; çünkü her şey belirli bir döngü içinde kendini tekrar eder.
Sekiz rakamını düşündüğümüzde, onun ortasında bulunan kesişim noktası dikkat çeker. İşte bu nokta, her şeyin birleştiği “an” ı temsil eder. Sağ ve sol beyin loblarının birleştiği, tüm deneyimin tek bir anda toplandığı yer burasıdır. Bizim gerçeklik dediğimiz şey de aslında tam olarak bu anda gerçekleşir. İç dünyamızdaki zihinsel alanlardan, adeta bir hologram gibi yansıyan bir deneyimdir.
Bu noktada çelişkiler de farklı bir anlam kazanır. Aslında çelişki dediğimiz şey çoğu zaman gerçek bir çelişki değildir; onu çelişki olarak adlandıran bizim algımızdır. Yine de ifade edebilmek için bu kavramı kullanırız. İnsan zihni, anlamlandırma ihtiyacıyla bazı durumları çelişki olarak etiketler.
Birçok insan yaşamın anlamını bulmak, bilincini artırmak ve kendini keşfetmek için zaman zaman içsel bir çekişme yaşar. Bu süreç bazen inzivaya çekilme veya yalnız kalma isteği olarak ortaya çıkar. Kişi bu dönemde kendi arzularını, düşüncelerini ve duygularını gözden geçirir. Zihnin katmanlarında oluşan manipülasyonlardan ve koşullanmalardan arınmaya çalışır. İşte bu nedenle birçok Zen ustasının öğrencileri, eğitimlerinin ilk dönemlerinde sessizlik içinde meditasyon yaparlar. Sessizlik, insanın içindeki kalabalığı fark etmesine yardımcı olur. İnsan, zihninin gürültüsünü fark ettiğinde, dış dünyadaki güzelliği de daha açık bir şekilde deneyimleyebilir.
Farkındalığın fark edildiği an ise önemli bir kırılma noktasıdır. Çünkü aydınlanma çoğu zaman karmaşık bir bilgi birikimi değil, basit bir farkındalık anıyla ilişkilidir. Kişi kendi zihnini, düşüncelerini ve gerçekliğini gözlemlediğinde; yani kendisinin farkında olduğunun farkına vardığında, yeni bir bilinç düzeyi ortaya çıkar. Bu noktada önemli olan, kendimizle tamamen özdeşleşmemek ve zihnimizin ürettiği her şeyi mutlak gerçeklik olarak kabul etmemektir.
İnsan bir şeyle tamamen bütünleştiğinde, zihnin alarm mekanizmaları devreye girebilir. Bazen bu durum manipülasyonlara veya içsel çatışmalara yol açar. Aynı şekilde insanlar sevdikleri kişilerle aşırı özdeşleştiğinde de benzer içsel çelişkiler yaşayabilir. Eş, dost veya aileyle kurulan bağlar değerli olsa da, bu bağların içinde tamamen kaybolmak zihinsel çatışmaları artırabilir. Bu çatışmalar zamanla insanın kendi zihinsel cehennemini oluşturur.
Bu nedenle kurtulmamız gereken şey bağ kurmak ya da sevmek değildir; asıl mesele özdeşleşmemektir. İnsan hayatını yaşayabilir, sevebilir, bağlar kurabilir ve deneyimler yaşayabilir. Ancak tüm bunları yaparken kendi bilincinin merkezinde kalmayı öğrenmelidir. Başka bir deyişle, hayatın içinde yer alırken onunla tamamen bütünleşmemek gerekir.
Sonuç olarak farkındalık, insanın kendi zihnini ve gerçekliğini gözlemleyebilmesidir. Kişi kendini, düşüncelerini ve duygularını fark ettiğinde; fakat onlarla tamamen özdeşleşmediğinde daha özgür bir bilinç alanı ortaya çıkar. Belki de insanın aradığı denge tam olarak burada, yani yaşamın içinde olup ona tamamen kapılmadan var olabilmesinde gizlidir.
Murat Çetinkaya
Yükleniyor...