Şeytanına gülümse("İçerde Gezerken" Kitabından)
Şehre doğru kilometrelerce uzanan vadinin bu bölümü, beş bin yıldır insanlara yurtluk yapmış, yapmaya da devam ediyordu. En son haliyle, içinden akan nehir, kasabayı ikiye ayırıyordu. Bir tarafında yapılaşma yoğunluğu fazlaydı ve imarı devam ediyordu. Diğer tarafında ise yerleşim alanı çok küçüktü. Yukarıya doğru birkaç kademe sıralanmış halde evler vardı. Evlerin üst tarafındaki yamacın değişik noktalarında ise taştan oyulma mağaralar çıplak gözle görülebiliyordu.
Bir yandan yürürken bir yandan da az önce dinlediklerini gözünde canlandırmaya çalıştı. Mübadeleden yıllar yıllar öncesine gitti.
Yine, kasabayı ikiye ayıran nehrin kıyısında yürüyordu. Karşısındaki tepeye, tepenin zirvesine doğru baktı. Taşlara oyulmuş yüzlerce ev vardı. Her yaştan binlerce insan, evlerinin önünde, dar sokaklarda, merdivenlerin üzerinde hareket halindeydi. Bu yakadaki yedi kiliseyi gördü.
Gözleri diğer yakaya, tepenin eteklerine doğru uzandı. Volkanik taşlardan imal edilmiş yapıların arasında seyrini devam ettirdi. Benzer manzaralar eşliğinde nehir kıyısına kadar hareketliliği takip etti. Bu yakadaki yedi camiyi gördü.
Nehir kıyısında uzanan dar yollarda yük taşıyan deve katarlarının arkasına takıldı. Demir, halı, baharat, kumaş tezgâhlarına bakındı. Tarihsel yolculuğu, alışveriş yapanların arasından geçerek devam ediyordu ki gösterişli kilisenin önünde park halinde bulunan tur otobüslerini fark edince aniden sonlanıverdi.
Geriye dönüp baktığında köprüyü gördü. Yanlarından geçerken pek de üzerinde durmadığı irili ufaklı sayısız köprünün mevcudiyetini hatırladı. Bu yerin ismi, “Köprülü Kasaba” olmalıydı.
Usul ve esasları ayrı, tedrisatları ayrı, kalburları ayrı, inançları ayrı, değerleri ayrı iki farklı toplum, bu köprülerle birbirlerine bağlanıyordu. Köprüler, üzerlerinde, iki yakadan da bilgiler taşınan DNA zincirleri gibiydiler.
Kiliseyi sol tarafına alıp yürümeye devam etti. Dik yokuşun bitimindeki düzlüğe varır varmaz karşısında tüm heybetiyle dikilen dağı gördü. Dağın ve tepesindeki kalenin hikâyesi ilgisini çekmişti.
Anlatılanlardan, “Efsanelere göre tanrılar, her tarafı çam ağaçlarıyla örülü dağın bir tel çamına dokunanı ölüm cezası ile cezalandırıyorlarmış. Zamanın birinde bu ulu dağın tepesine çok kudretli bir kale yapılmış. Bu kale öyle bir kudrete sahipmiş ki ona sahip olan tüm bölgeyi hâkimiyeti altına alıyormuş. Tehlike anında canlar oraya sığınıyor, tüm hazineler, cephaneler orada saklanıyormuş. Ama bir an gelmiş ve dönemin cihan sultanı, çok zorlanarak fethedebildiği kaleyi bir daha imar edilemeyecek şekilde yakıp yıkmış” sözleri aklında kalanlardı.
Şimdi ise dağın tepesinde bulunan kaleden geriye kalan belli belirsiz kalıntılar zar zor görülebiliyordu.
Demek ki bir zamanlar, dağlar, tepeler, ovalar, vadiler hâsılı tüm coğrafyanın beyni bu kaleydi. Kim bilir ne doğa olaylarına, savaşlara, medeniyetlere, zenginliklere tanıklık etmişti? Hükümdarı, komutanı, isyancısı ve daha nicelerini saklamış, korumuştu. Binlerce yıl dokunulmazlığı, yenilmezliği, yıkılmazlığı ile tüm yörede nam salmıştı. Ancak olmaz denilenlerin olduğu, yapılamaz denilenlerin yapıldığı, bilinmez denilenlerin bilindiği gibi yıkılamaz denilen bu kale de bir an gelmiş ve yıkılmıştı.
Kale harabeye dönmüş ise de dağın zirvesi tüm görkem ve ihtişamını muhafaza ediyordu. Cami yıkılmıştı ama mihrap yerindeydi.
Düzlükteki müze ziyaretinin bitiminde yolculuğu artık zamansız kalmıştı. Zira zaman, bir şapele hapsedilmişti. Uğrayacağı son bir yer, son bir köprü daha vardı.
Sarp ve çıplak kayaların arasında geçen uzun ve zorlu yürüyüşünün sonunda nihayet köprünün başına geldi. Köprünün altına baktığında gördüğü manzara karşısında nutku tutuldu. Yükseklik çok fazlaydı. Zemin ise sivri ve keskin kayalarla doluydu. Köprünün üzerindeki yol yalnızca bir insanın geçebileceği genişlikteydi ve yanlarında korkuluk yoktu. Bu köprü ancak şeytanın icadı olabilirdi.
Ziyaretini burada sonlandırmayı ve geri dönmeyi düşündü. Köprüden geçmek akıl ve mantık dışıydı.
Vazgeçenlerden mi olacaktı? Diğer köprüleri, dağı, kaleyi ve onların hikâyelerini düşündü. Üç adımda surlarının dışına çıktı. Bakışlarını köprünün karşı kıyısına hizalayıp dört adım daha attı. Neredeyse köprünün ortasına gelmişti. Vadiden toplanıp gelen rüzgârı teninde hissetti, sesi kulaklarına çalındı. Bacakları titriyordu. Ya feleğin sillesini yiyecek ya da çemberinden geçecekti. Aklından gelen son ikazlar zihnine dökülürken, onun, görevini son nefesine kadar yapacağına ayılan gözleri bir anda kapandı. İçine hapsolan uyarılar, korkular ve nefes usul usul kendisinden ayrılırken gözleri tekrar açıldı. Geriye sadece, ileriye doğru yürümek kalmıştı.
Köprünün sonuna geldiğinde kocaman bir ferahlama hissetti, zihni açıldı. İlk kez aklına yenilmemişti. Kazanıp kazanmadığından bîkarar aklı ise ilk kez gizlenecek yer bulamamış ve çaresiz kalıp teslim olmuştu.
Yaşadıklarından geriye hafızasında kalan ve oraya iyice yerleşen son görüntü, şeytan köprüsüne bakarken ki gülümseyen hali olacaktı.
Yükleniyor...