İnsan Neyi Unuttu?/Murat Uyav
İnsan Neyi Unuttu?
Hakikatinden başka şeylerle irtibat kurarak onlarla ünsiyet eden insan, “nisyan” ile maluldür; yani unutan bir varlıktır. Oysa insan ünsiyet eden; yani insiye olan, alışan, vahşi olmayan, dost ve samimi olandır. Tasavvufta “Enes” bu anlama gelir. Medenilikle, içselleştirme ve yakınlıkla ilişkilidir. O zaman, nisyan eden yani unutan varlık, ünsiyet kuramaz. Neyi unuttuk da Allah, kitapta “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediğinde, melekler bu karara itiraz etti? Melekler, “Sen yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Yani insanı, kendi adına iş görecek bir halife olarak mı tayin edeceksin? Bu anlatılanlar metafordur. Benim burada “Allah” dediğim kavramın, genel geçer bir anlayıştan farklı olduğunu, konuyu derinlemesine ele aldığımızda daha net anlayacaksınız.
Peki, “yeryüzünde bozgunculuk” ne demek?
Henüz ünsiyet kuramamış, yani kendisine ruh üflenmemiş, özünü hatırlamamış, kendinden habersiz bir varlık demektir.
Unutmanın zıddı nedir? Zikir ve tezekkür yani hatırlamaktır. Kur’an sık sık “hatırlayın” der. Kendinizi hatırlayın. Kendi özünüzü, kenzinizi hatırlayın.
İnsan yüz giydirilince unuttu. Yüzde, yani deride kaldı; derinleşemedi. Beş duyusuyla hayatı algıladığını zannetti. Görme, işitme, koklama, dokunma, tat alma… Bunları merkeze aldı. Halbuki bu beş duyu hayvanlarda da vardı. İnsana ise “ademiyet tohumu” verilmişti. Bu tohum zaten içindeydi. Ve hakikat bilgisi kulağına üflendiğinde, insan kıyam etti; dirildi.
Peki bu “ademiyet tohumu” gibi tabirleri nereden buluyoruz?
Kaygusuz Abdal şöyle der: “Âdem âdem dedikleri el ayak baş değil, Âdem mâniaya derler, suret ile kaş değil.”
Bu dize, insanın el, yüz ve bedenden ibaret olmadığını; asıl olanın, onun manası olduğunu bize anlatır. Hayat, bir zaman gelir ve insana der ki:
“Sen bunun ötesindesin, dikkat et.” Arapçada “insan-ı ayn” diye bir ifade vardır. “Ayn” göz bebeği demektir. Yani “gözün insanı”
Şeyh Galip'in meşhur dizesinde şöyle der: “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen, Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.” Yani, “Zatına güzelce bak çünkü sen âlemin özü, göz bebeğisin. Sen, varlıkların en değerlisi olan âdemsin. ”Burada “zat” deyince aklımıza “Hu”, “öz”, yani hakikat gelir. İnsanın bir hüviyeti (öz benliği) bir de eniyyeti (kimlik, sıfatları) vardır. Hüviyet, değişmeyen hakikattir. Eniyyeti ise gelip geçici kimliklerdir. Mesela: 3 yaşındaki Murat, 13 yaşındaki Murat, 40 yaşındaki Murat… Hepsinde bir ZAT vardır. İsim Murat olmasa bile, o ZAT hep vardı. Ama sıfatlar değişir: Dün talebeydi, sonra doktor oldu, şimdi emekli… Arkadaş, eş, baba… Hepsi gelir geçer. Ama ZAT değişmez.
İşte, insan kendi zatını bulduğunda, başkasının zatını da bulur. Hz. Ali, “İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı.” demişti. Bu nokta, göz bebeğiyle temsil edilir. Düşünün ki, bütün bir evren göz bebeğine sığar. Göz bebeğine bakın; bütün kâinat orada, o küçücük alanda yansır. Çünkü göz, beynin bir uzantısıdır. O yüzden “insanı ayn” denir; yani insan gözle tanınır. Diğeri de şöyle dedi: “Göz bebeğisin sen.” Yani bu âlemin göz bebeğisin…
Peki evren, beynin bir uzantısı olan gözün içinde midir, yoksa dışında mıdır? Önceleri dışarıda zannettiğimiz evrenin, aslında beynimizin içinde var olduğunu fark ettiğimizde bir hayli şaşırırız. Çünkü dışarıdan gelen yalnızca elektriksel sinyallerdir. Beyin bu sinyalleri anlamlandırır, maddeye çevirir ve görüntüyü oluşturur. Aslında “varlık” dediğimiz şey yoktur. Her şey beynin içinde olup biter. Beyin öyle bir nöron ağına sahiptir ve öyle hızlı işler ki, hâlâ sırrı tam çözülememiştir. Tüm hayat, bir hikâye olarak karşımıza çıkar. Yani koca evren, göz bebeğinden geçerek beyinde var olur. Dışarıda bir evren olmaz; evren senin içindedir.
Kur’an’da geçen bir ayette şöyle denir: “Deve iğne deliğinden geçmeden o kâfirler iman etmezler.” Bu ayeti düşündüğümüzde ilk etapta garip gelebilir. Deve iğne deliğinden geçmeden mi iman etmeyecekler? Buradaki idrak, devenin iğne deliğinden geçmesi ile evrenin göz bebeğinden geçmesi arasında bir bağlantı kurmamıza vesile olur. Eğer koca evrenin göz bebeğinden geçtiğini fark etmezsen, zaten kendinden emin olamazsın; yani gerçek anlamda iman etmiş olamazsın. Ben burada kitaptan örnekler veriyorum. Bazılarınız kitaplara meraklı, bazılarınız ise hiç ilgili olmayabilir. Ancak şunu söylemek gerekir: Evrenin neresine giderseniz gidin, gönül alanından yani birlik alanından bahseden her anlatıcı, kendi diliyle konuşur ama aslında özde hep aynı şeyi söyler. Bilgi dışarıdan gelir, ancak anlam içeriden doğar. O nedenle her bilgi, “birlik” filtresinden geçtikten sonra, hep aynı hakikati açığa çıkarır. Ben bu dili kullanıyorum çünkü buradan geldim. Ama bu dilin her kültürde farklı karşılıkları vardır. Felsefeye yönelseniz, orada da bu birlik ve çokluk anlayışını bulabilirsiniz. Aynı şekilde şarkılar, şiirler, masallar da hem çoklukla hem birlikle okunabilir. Bu, sizin okuyuşunuza bağlıdır. Dilin önemi yoktur; sizin ne anladığınız önemlidir. Dolayısıyla kitaptan örnek vermem, onun bir metafor olduğunu bilmediğim anlamına gelmez. Kitap da bir metafordur. Hakikati anlatırken, bir gün kendisini yok etmesi gerekir. Çünkü “kendini yok etmeyen hiçbir şey hakikat değildir.” Bu anlamda kitap da hoca da eğer bir gün yok olmuyorsa, hakikate dönüşemez. Ben de bir süre sonra kendimi yok ettiğimi göreceksiniz.
İnsana “ünsiyet eden varlık” dedik, yani dost olan, yakınlık kurabilen…
Sonra dedik ki “nisyan eden varlık” da insandır, yani unutan. Öyleyse hatırlamak gerekir. Ama burada şu soru doğar: İnsan, bilmediği bir şeyi hatırlayabilir mi?
Dr.Murat UYAV
Yükleniyor...